Tuğrul İnançer


23/8/2009 · Kategori: GÜNCEL (HABER)

Allah'ın bile sormayacağı ırk niçin bir ayrım sebebi oluyor?
Tuğrul İnançer, hukuk ve müzik eğitimi aldı. 1991'den bu yana Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı İstanbul Tarihî Türk Müziği Topluluğu'nun müdürü. İlmi derya, tasavvuf ehli bir müzik adamı. Kitapları, makaleleri, TV ve radyo sohbetleri var.

Hükümet, akademisyeninden gazetecisine, sivil toplum örgütünden siyasetçisine kadar her kesimden insana "Kürt sorunu nasıl çözülür?" sorusunu soruyor. İşi gönül inşası olan insanları göremiyoruz aralarında. Çorbada tuzum olsun diye İnançer'in kapısını çaldım. Yaklaşık iki saat konuştuk. Yerimin darlığı nedeniyle, bu ilim çeşmesinden bir bardak su sunabiliyorum.

Bu sene Ramazan, Kürt sorununa dair demokratik açılımların tartışıldığı bir dönemde yaşanıyor. Bütün kanaat önderlerine bu konudaki görüşleri soruluyor. Siz de...

Siz bu suali bana hangi sıfatla soruyorsunuz? Ben kimim yani? Ben bir kanaat önderi değilim. Ben bir devlet memuruyum.

Siz kim misiniz? Gönül inşası yapan birisiniz her şeyden evvel. İki, sanatkârsınız...

O kadar.

Daha ne olsun? Siyasetçilere, entelektüellere, askerlere, dağdakilere, acıdan kavrulmuşlara söyleyecek çok şeyiniz vardır...

Ben alışılmışları tekrar eden bir adam değilim. Benim kendime mahsus değil ama objektif görüşlerim var. Subjektif görüşte hisler vardır. İlimde his olmaz. Objektivite esastır. İnsanların icat ettiği her sistemin muazzam eksikliklerle dolu olduğu bir gerçektir. Eğer böyle olmasaydı zırt pırt sistem değiştirmezdik. Sadece Türkiye Cumhuriyeti'ni düşündüğümüzde 1921, 24, 61 ve 82 anayasalarında ne değişiklikler yapıldı? Genele bakalım, mutlak monarşi, meşruti monarşi, diktatorya, proleterya, demokrasi zırt pırt değişiyor. Demokrasi her vücuda göre olan elastik bir elbise. Ama bu kâinatı kuranın bir nizamı var. O nizamın prensipleri hiç değişmez.

Ama görüntüsü değişir olsa gerek...

Zuhuru değişir. Batına aklı ermeyen, duvarın arkasını göremeyen, zahire aldanan gözler o zuhur değişikliklerini prensip değişikliği zannederler. Her insan yeryüzünde Allah'ın halifesidir. Ama her insan farklıdır birbirinden. Ama hazreti insandır. Peki kâfir? Kâfirlik, katillik sıfatıdır, tövbe eder, değişir. Hatta sofuluk, dindarlık. Yarın öbür gün isyan etmeyeceği ne malum? Dolayısıyla sıfatlar değişir. Biz ebedi hayata inandığımızı iddia eden müddeileriz.

Bu iddianın Kürt sorununa çözüm önerisi ne?

Ebedi hayata olan inancın başlangıcı olan kabirde bize sualler sorulacak. Bu suallerin içinde 'Kürt müsün, Türk müsün, Çerkez misin, Laz mısın, Çinli misin, Finli misin?' yok. Hatta 'Dişi misin, erkek misin?' de yok. 'Rabb'in kim, peygamberin kim, kitabın ne, kıblen neresi, kardeşlerin kim?' Sualler bunlar. Çünkü ırk ve cinsiyet fani dünyadaki fani kurumlardır.

Ama insan fani değildir...

İnsanın dünya hayatı fanidir. İnsan ol emri ile yaratılmıştır. Muhtelif safhalardan geçmiştir. Bugün dünya hayatında yaşamaktayız. Yarın kabir hayatı yaşayacağız. Öbür gün ebedi hayata başlayacağız. Yani bakidir insanoğlu. Bu beka içerisinde fani hayatın gereği olan cinsiyet ve ırkıyet hiçbir işe yaramaz. Peki niye yaratmış? "Ben sizi şube şube, kabile kabile yarattım ki birbirinizi tanıyasınız." buyuruyor.

Birbirimizi tanıyıp da ne olacak?

Resmi görüp ressamı bilmeyen, nakşi görüp nakkaşı bilmeyen, mahluku görüp hâliki bilemez. O ayetin satır arasında, "Birbirinizi iyi tanıyın ki beni iyi tanıyasınız" meali vardır. Öyle ise Allah'ın bile sormayacağı ırk niçin bir ayrım sebebi oluyor? Allah'ın değer vermediği değerlere ben değer verip cevap bile vermem.

Cevap vermezseniz, kendi dünyanızda yaşarsınız...

Yani burada cevap vermem derken size kabalık ederim değil. Bu da bir protesto.

Sizi anlıyorum. Yine de sormalıyım. Bütün bu çerçeve, nasıl yaşanır kılınabilir?

Bunu öğrenecekler. Biz insanı etten, kemikten, sinirden, bedenden ibaret zanneder bir materyalist düşünceye sahip olduk. Herkesin başına gelebiliyor, dişini çektiriyor. Dişi koyuyorlar bir yere. Allah korusun ameliyat oluyor, kolu bacağı gidiyor. Ve insan artığı olduğu için normalde gömülüyor. Peki gömülen kol, ben miyim, benim mi? Giden bacak ben miyim, benim mi? Beden ben miyim, benim mi? Evvela insanın ne olduğunu öğrenecekler. İnsanda ruh da vardır, ceset de. Ruhsuz ceset ölüdür, cesetsiz ruh kul değildir. Biz doğduğumuzdan ölümümüze kadar, diş ağrısından ayakkabı vurmasına varıncaya kadar mutlaka bir tabibe muhtacız. Tıp fakültelerini kapatırsak ne olur? Tabip ihtiyacı insanlardan kaybolmadığı için, sahtesi türer. Gönül eğitimi veren tasavvuf ekollerinin lokalleri kapatıldığı için 1925'ten beri ruh eğitimi verilmiyor.

Bu eğitimi alsa neyi öğrenecekti?

İmamı Azam Hazretleri "Bir adamda 99 küfür alameti, bir iman alameti olursa imanından bahsedin." diyor. Çanakkale Şehitliği'ni ben sıkça ziyaret ederim. Orada hem anne hem baba tarafımdan 4 şehit var. Mesela biri 24 yaşında, altı lisan bilen bir zat. Şehitliğin başında durup uzaktan Fatiha okumam, arasına girerim. Oradaki insanımızın yaşlarına ve doğum yerlerine bakarım. Bosnalı da var, Basralı da var. Yemenli de var, Hakkarili de var. Gazzeli de var, Akkalı da. Sanalı da var, Priştinalı da. 19-21 yaşında fidanlar... Ben Hakkari, Ardahan, Edirne, Muğla dörtgenine sıkıştırılacak bir millet değilim. Bu şuur var mı bizde? Bu toprak istilası mıdır, hayır değildir. Sınır değişikliğine filan lüzum yok. Bu, gönül meselesidir.

Tartışmanın tarafları bu dönemde topluca bir Çanakkale ziyareti yapsalar ufukları açılır mı?

Allah o şehitlerin yüzü suyu hürmetine umarız ki gönlümüzü açar. Şehitliği ziyaret ederken doğum yerlerine mutlaka dikkat etsinler. O zaman anlarız ki Türkler başka milletlerin topraklarında ölmediler. Türkler geniş bir coğrafyaya yayılmış insanlardır. Payitahtın müdafaası için Bosna'dan Yemen'e kadar can verilmiştir. Bakü doğumlu şehit var Çanakkale'de. Bu birlik beraberlik niçin kaybedildi? Mesela Kürt Mustafa Paşa divanı var. Osmanlı'nın son döneminde. Paşa var, veziriazam var. Ama sorduğunuz zaman lise talebelerine, bütün vezirler devşirme. Ben Sokullu gibi devşirme olmaya da razıyım. Dolayısıyla hakikatler öğretilecek. İsmi ne konulursa konulsun. Yok demokratik açılım, Ramazan'ın getirdiği kardeşlik! Ne kardeşliği? Oruç tutmamak serbestliğini müdafaa için gazeteler şakır şakır yazılar yazıyorlar. Sokakta sigara içtiği için bir Müslüman ters baktığında efendim laikliğe aykırı. Bu terbiyeye aykırıdır efendim, laikliğe değil.

Nüfusunun yüzde 99'u Müslüman olan ülkeyiz lafına da inanmıyorsunuz o zaman...

Yüzde 99'u Müslüman olan ahalinin kültürel, sosyal, ekonomik ve ilmi seviyesi böyle olmaz. Biz Müslüman filan değiliz. Biz dinimizi, Ramazan'dan Ramazan'a sosyal olarak hatırlıyoruz. Dinimizin gereklerini de evde seccade üstüne, ev dışında da cami duvarları arasına hapsetmişiz. Bizim dinimiz inanç sistemi değildir. Yaşam sistemidir. Dinimizi yaşamadığımız müddetçe insanların bulduğu tedbirlerle hiçbir problemimizi halledemeyiz.

Kürt meselesine dönersek, taraflara başka ne söylersiniz?

Ben taraflar diye bir şeyi kabul etmediğim için bir şey söyleyemem. Aldanmayı bıraksınlar. Aldanmayı bırakmak için nefis terbiyesi lazımdır. Nefis terbiyesine sahip olmayanlar aldanırlar.

Gerçekçi olalım, nefis terbiyesi dediğiniz şey bir mürşidin gözetiminde, kendini ona tamamen teslim ederek yapılır. Bütün bir toplumun böyle bir şeye girmesi mümkün değil ki...

Başta türlü de olmaz efendim. Ahalimizin türbe ziyareti âdeti vardır. Ziyaret edilen türbelerin hepsi mutlaka bir tasavvuf ekolüdür. Geçelim kütüphaneleri bir tetkik edelim. Kütüphanedeki eserlerin sahiplerinin yüzde 95'i ehli tasavvuftur. Ha! Ahali mutasavvıf olmaz. Aklını gönlünün önüne, gönlünü aklının önüne koymayan, akıl ve gönlü beraber yürüten insanlara tabi olduğu zaman insanlar yükselirler. Nezihe Araz rahmetli, Kenan Rıfai efendiye bağlıydı. Tarihle ilgili herkesin başucu kitabı olan bir kitabın yazarı Bursalı Tahir Bey, nakşi melamidir. Rumeli'deki Türk mimari eserlerin kitabını yazan mimar Ekrem Hakkı Ayverdi, Kenan Rifai'nin talebesidir. Devlet bile yapmadı onun yaptığı işi. Bosna ve Rumeli harbinden sonra Türk eserleri bitti. O kitap olmasaydı biz Rumeli'de Türk eserlerini bilemezdik.

Ama onlar devleti yönetmiyorlar. Yani birtakım resmî kararların altında imzaları yok...

Olmasın. Onlar resmî kararların imzasına sebebiyet verirler. Biz tarih derslerinde hep harpler okuduk. Tarih harpten ibaret midir, değildir bir. Ama bu harplerde, her orduda bir ordu şeyhi olduğunu hiç okumadık. Mesela o kadar kendimizden gafletteyiz ki İstanbul'un fethi ile ilgili filmlerde Fatih'in hocası diye gösterilen Akşemseddin'i göbeğine kadar sakallı bir zat olarak görüyorum. Akşemseddin'in köse olduğunu bilmiyorlar. Aklığı oradandır. Ama o Fatih'in hocası değildir, ordu şeyhidir.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay değişik grupları dolaşıyor,görüşlerini alıyor. Size gelseydi ona ne söylerdiniz?

Dünya hayatının saadeti adalete bağlıdır. Adil olunuz. Fatih Sultan Mehmet han çok ciddi bir tasavvuf terbiyesi ile yetişmiştir. İlminden gayri, Molla Hüsrev'ler, Molla Gürani'lerden gayri Hacı Bayram Veli efendimiz yoluyla Akşemseddin Hazretlerinden çok ciddi tasavvuf eğitimi almıştır. Ve derviş olmak istemiştir. Fetihten sonra Akşemseddin Edirnekapı yakınlarında bir semtte oturmuştur. Fatih Sultan oraya çok sık gidiyor. Derviş olmak istiyor. Akşemseddin, diyor ki: "Olmaz oğlum, olmaz hünkârım, olmaz olmaz." Fatih'in bu ısrarına dayanamayınca Akşemseddin Hazretleri İstanbul'u bırakmış, Göynük'e çekilmiştir. Fatih inadından vazgeçmemiştir. Şeyh Vefa hazretlerine gitmiştir. Şeyh Vefa kapıdan içeri almıyor. Derviş çıkıyor, Efendi hazretleri meşgul hünkârım, bugün kabul edemeyecek sizi.' diyor. Bir daha gidiyor. Yine aynı cevap. Üçüncü defa gidiyor ve ağlıyor Fatih. Ama içeride de Şeyh Vefa ağlıyor.

Bu olay fetihten ne kadar sonra oluyor?

Dört sene sonra oluyor. Dediği laf şu: "Benim eteğimin ve dizimin dibinin lezzetini alırsa devlet işlerini ihmal eder." Diyor ki sonra, "Adil bir hükümdar zaten evliya mertebesindedir." Yok bizde şimdi adalet.

Adaletten ne anlıyorsunuz?

Hakkın teslimine adalet denir. Hakkın teslim edilmemesine zulüm denir. Bu kadar basittir. Allah'tan adalet beklenmez. Hâlik ile mahluk arasında adalet ilişkisi yoktur. Allah ihsan, kerem ve lütfeder. Ama insanlar birbirlerine adaletle mükelleftirler. Kurum olarak da, fert olarak da. Bu yok şimdi. Bu olacak. Başka bir şey istemez.

Abdullah Öcalan ile konuşma fırsatı bulsanız ona ne söylersiniz?

Ona da adil ol derim. Adil değil ki. Onun ne kadar nefsani bir hayat yaşadığını televizyonlardan izledik. Ayrıca hangi adalette cana kastetmek var?

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Arkadaşına Gönder! Etiketler : tuğrul inançer, zaman, röportaj, kürt sorunu, sözde kürt meselesi, türkiye,

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:

0 yorum yazilmistir

« Önceki :: Sonraki »